Garipti Hüseyin, Torbalı'nın garibi... Garipliği kimsesizliğinden değildi. Akıl sağlığının, geleceğinin, umutlarının ve insanca yaşam hakkının elinden alınmış olmasındandı...

On İki Eylül tezgahlarında işkenceye maruz kalmış, yaşam hakkı elinden alınmış yüzlerce insandan biriydi Hüseyin. Üniversite'de okuyordu. Hem kendine hem ailesine hem de ülkesine faydalı bir Maden Mühendisi olacaktı. Ne yazık ki, umutları hayalleri ve bütün yaşam hakkı acımasızca elinden alınmıştı. Hainlerin ve sinsilerin işkencesine maruz kalmıştı, gözlerden ırak karanlık odalarda... insanlığını unutturmuşlardı. Gözlerindeki umut ışığını söndürmüşlerdi. Bir beden, bir de nefes kalmıştı Hüseyin'e...
Korkuyor, ürküyor, sıradışı görünüyordu ama onurundan ödün vermiyordu. Deliye saydırmıştı kendini. İlçede çoğu insan "deli Hüseyin" derdi ona. Bense garip Hüseyin... İnsanlığa inancı ve güveni kalmamıştı. Hiç kimseden hiçbir beklentisi yoktu. Bir lokma ekmek ve iki dal cigaraydı sadece istediği...

Kapalı alanlardan ve kalabalıktan korkardı Hüseyin. Kalabalık ortamlarda bakışları değişir, yüzü asılır ve gerginleşirdi. Açık alanda bir ağaç gölgesinde bulmaca çözmeyi çok ama çok severdi. Cumhuriyet Gazetesi bulamacalarını tıkır tıkır çözerdi. Her babayiğidin harcı değildi o bulmacaları çözebilmek... İşte o zamanlarda gülerek cigarasının dumanını keyifle savururdu gökyüzüne. Dumanın kıvrıla kıvrıla yükselişini gülümseyerek izlerdi...

Şehitler Dualarla Anıldı, Yüzlerce Vatandaş Meydanlarda Buluştu
Şehitler Dualarla Anıldı, Yüzlerce Vatandaş Meydanlarda Buluştu
İçeriği Görüntüle

İki bin yirmi dört yılında aramızdan ayrıldı Hüseyin. Omuzlar üzerinde özenle taşındı. Onu incitmemek için elinden gelen hassasiyeti gösterdi cenaze erkânı. İncitmeden indirildi kabrine ve üstü kusursuzca örtüldü. O artık "sırma saçlı badem gözlüydü." Kıymetliydi, incitilmemesi gerekiyordu. Oysa ne çok incinmişti Hüseyin yaşarken ne çok işkence görmüştü. Bedeninin, ruhunun acısı kalın duvarları, demir parmaklıkları delip gökyüzüne ulaşmış, turna kanatlarının altına süzülmüştü. Bilmem turnalar taşıyabilmiş miydi o acıyı...

Geçen gün öğrendim, mahallemizin işkence mağduru Garip Hüseyin'in, Hüseyin Yılmaz olduğunu... Mahallemize yeni yapılan bir parkın giriş kapısına, "Maden Mühendisi Hüseyin Yılmaz" yazılmıştı. "Kim olabilir bu Hüseyin Yılmaz?" diye düşündüm çıkaramadım. Parkı dolaşırken, iki ağacın arasındaki bankta Hüseyin'in heykelini gördüm. Olduğum yerde kalakaldım. Hüseyin Yılmaz, meğer bizim Garip Hüseyin'miş. Yavaşça yaklaştım, yanına oturdum, gözgöze geldik, bir süre bakıştık. Söyleyecek söz bulamadım. O sustu, ben sustum. Sonra: "İki dal cigara ver bana... Dövdüler dövdüler, çok dövdüler" dediğini duyar gibi oldum. Ölmeden önceki konuşmamızda öyle demişti bana. Yüreğim ezim ezim ezildi, ağlama krizine girdim. Neden ağladığımı bilmeden ağladım, ağladım... Neydi beni bu kadar ağlatan?.. Acımak mı, üzüntü mü, geçmişe olan kızgınlık mı? Yoksa garip Hüseyin'in adının parka verilmesinin sevinci mi?.. bilmiyorum, sadece ağladım işte...

Sonra garip bir mutluluk belirdi içimde. Garip Hüseyin'in adının parkın girişine yazılmasının mutluluğu...
Bir zamanlar boğucu, nefes kesen karanlık odalara hapsedilen Hüseyin'in, şimdi gökyüzüne açık bir parkta, ağaç gölgesinde nefes alışının mutluluğu... Maden Mühendisi Hüseyin Yılmaz'ın; benim tabirimle Garip Hüseyin'in adı sonsuza kadar çocuk sesleri ve kuş cıvıltılarıyla yaşayacaktı artık. İşkenceyle, acıyla değil, hatıralarıyla yaşayacaktı...

Belediye Başkanımıza ve emeği geçen herkese çok teşekkür ederiz!